| |||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||
|
| |||||||||||||||||||||
HABER ARAEN ÇOK OKUNANLARSON YORUMLANANLAR
|
KARABUBA CİNAYETİ-- TARİHE IŞIK TUTMAK KIRK YILDIR BEŞ KİŞİNİN SAKLADIĞI SIRTanışmadığım, dost olmadığım siyasetçi ve üst düzey asker, hemen hemen yok gibi. Bunların içinde birçok Rum siyasetçi ve gazeteci de bulunmaktadır. Makarios, Yorgacis ve Nikos Sampson dahil. KIRK YEDİ YILDIR BEŞ KİŞİNİN SAKLADIĞI SIR BAŞLARKEN ŞİNASİ BAŞARAN Son günlerde, geçmişte yaşanmış olan bazı olayları bilen de konuşmaya başladı, bilmeyen de. Bu ülkede tam elli iki yıldır basının içindeyim. Tanışmadığım, dost olmadığım siyasetçi ve üst düzey asker, hemen hemen yok gibi. Bunların içinde birçok Rum siyasetçi ve gazeteci de bulunmaktadır. Makarios, Yorgacis ve Nikos Sampson dahil. Gazetelerde yer almayan ve bilinmeyen birçok olayın gazeteci olarak, istesem de istemesem de içinde bulundum ve bu olaylara aracısız şahit oldum. Şimdiye kadar da bunları yazma gereği duymadım. Çünkü eski ve küllenmiş olayların üzerine gitmek istemedim. Başımdan geçen birçok olayı sevgili dostum Doğan Harman’a zaman zaman anlatmıştım. O da bana “ne olur bunları yaz” telkininde bulunmuştu. Çok şeyleri gözlerimle gördüm, duydum, çok şeylere şahit de oldum. Ama son günlerde; bazı olayları, bazı gazetecilerin yazdıkları ile karşılaştırdığım zaman; olayları saptırarak ve tamamen gerçeklerle bağdaşmayan ve tek yanlı bir şekilde gerçeklerden uzak kaleme aldıklarını görmekteyim. İşte bu nedenle ben de, bunca yıldan sonra bizzat içinde yaşadığım ve şahit olduğum olayları yazmaya karar verdim. Bunun analizini ise tarihi yazacak kişiler yapsın. “Yandan çarklı”, olayları yaşamamış ve konuları bilmeyen gazetecilerin ve bazı sözde siyasetçilerin yapacağı yorumlar, beni hiçbir zaman da ıskalamaz. Ben tarihçi değilim. Olayları gazeteci gözü ile yazacak ve takdirini sizlere bırakacağım. Ancak başlarken şunu da hatırlatmak istiyorum. Türkiye’de asker aleyhine veya nereden çıktığı belli olmayan bir ‘derin devlet’ konusu ortaya atıldı mı, burada KKTC’de de eski olaylar deşilir ve yukarıda da yazdığım gibi, bilen de bilmeyen de konuşur ve yazar. Yazılan gerçek olsa üzülmeyeceğim. Kıbrıs Türk Halkının bunca yıl nasıl bir badireden geçtiğini yaşamayan gerçekten bilemez. Hele o günleri bilmeden kalem oynatmak , “Barış ve çözüm” diye naralar atmak, yazılar yazmak çok kolay. Hiç kimse “BARIŞ’a ve ÇÖZÜM’e” karşı değildir. Ama gelin bunu bir de bu olayların içinde yaşayandan dinleyin bakalım gerçekler nasıldır. AVUKAT AYHAN HİKMET’İN VURULMASI OLAYI Avukat Ayhan Hikmet’le yakından tanışır ve kokteylerde birlikte olur ve sohbetlerimiz olurdu. Benim her zaman yanımda taşıdığım fotoğraf makinemle resimler çeker ve çektiğim bu resimleri de daha sonra satarak fazladan para kazanmaya bakardım. Ben de çok geniş bir resim ve döküman arşivi vardı. Evimin yanmasından sonra o yıllarca biriktirdiğim ve itina ile sakladığım belgelerim, notlarım ve resimlerimin büyük bir bölümü yanmıştı. Pek azını kurtarabildim. Bazılarını da çocuklarımın bilgisayarlarına kaydettiğim için hala muhafaza ediyorum. Avukat Ayhan Hikmet’le iyi tanışırdık. Kardeşi rahmetli Hizber Hikmet’le çok sık görüşür ve yazdığımız şiirleri birbirimize okur edebiyat konuşurduk. Bu konuşmaların çoğu Hikmet Afif Mapolar’ın “Kitap Sarayı” isimli kitapçı dükkanında geçerdi. O devirde Hikmet ağalar Lefkoşa’nın tanınmış saygın ailelerindendi. Bugünkü Turizm Bakanlığı’nın karşısındaki hanın girişinde bir bakkaliye dükkanları vardı. Şunu da hatırlatmakta yarar var. Bugün Lefkoşa’da Girne Kapısı’daki Alpet olarak bilinen benzin istasyonu “ESSO” ismi ile babamındı. Hemen hemen Lefkoşa’lının büyük bir ekseriyeti babamdan gelip akaryakıt alırdı. Avukat Ayhan Hikmet de babamın müşterileri arasındaydı. Bu arada Dr. Fazıl Küçük, Rauf Denktaş, Avukat rahmetli Ahmet Mithat Berberoğlu, rahmetli Fazıl Plümer, Dr. Niyazi Manyera, Osman Örek, Faiz Kaymak, Hakkı Atun’lar ve daha niceleri. Boş zamanlarımda babama yardım ettiğim için tüm bu kişileri yakından tanıma imkanım oldu. Bu arada Doktor Fazıl Küçük’ün gazetesi Halkın Sesi’de de çalışıyor olmam çevremi bir o kadar daha genişletmişti. Bu arada “Kıbrıs Cumhuriyeti” kurulduktan sonra adaya gelen Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı subaylarının çoğu da babamdan gelip akaryakıt alırlardı. Bir tarafta; Halkın Sesi gazetesinde çalışmak ve diğer taraftan da gündüzleri babamla birlikte olmak bana çok kişiyle tanışmak imkanı sağlamıştı. Bu arada, yine o devirlerde, hatta 1957 ve 1958’lerde Dr. Fazıl Küçük’le köy gezilerine giderek tüm adayı baştan başa da dolaşmış çok kişi tanımıştım. Öte yandan Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş da Başsavcılık döneminden beri tanıdığım, daha sonraları da Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı iken bazı köy gezilerine de katılarak resimler çekiyor haberler yapıyordum. O zamanlar gazetecilik şimdiki gibi kolay değildi. Konuşulanları yazacaksınız ve gazeteye geldiğinizde temize çekecek ve dizgiciye verecektiniz. Öyle teyp, ses alma cihazları pek yoktu. Bu kısa açıklamaları yaptıktan sonra gelelim Avukat Ayhan Hikmet’in vurulması olayına. Yıl 1962, serin bir Nisan akşamıydı. Hiç unutmuyorum 23 Nisan akşamıydı. Halkın Sesi gazetesinde çalışıyordum. Gazete bitmiş, sayfa dizgicilerinden Buba ve Hafız’la birlikte sohbet ediyorduk ki gazetenin telefonu çaldı. Buba hemen “koş koş Şinasi mutlaka doktor arıyordur” dedi. Doktor Fazıl Küçük bazan gece yarıları gazeteyi arar ve ‘ne var ne yok’ diye sorardı. Telefonu kaldırdığım zaman karşımda Cumhurbaşkan Muavinliği ikametgahında nöbet tutan polislerden Sadrettin’di arayan. Heyecanlandı mıydı biraz kekemeleşirdi konuşması. Telsizden bir haber duyduğunu ve birinin vurulduğunu söylüyordu. Sokağı öğreninceye kadar akla karayı seçtim. Nihayet öğrendim. Karabuba Sokağında birini vurmuşlardı. Karabuba sokağını biliyordum. O sokakta Avukat Ayhan Hikmet oturuyordu, ama aklıma böyle bir vurulma olayı gelmemişti. Buba’la Hafiz’a “biraz bekleyin” dedim “gidip bir resim çekeyim da geleyim.” O zaman araba nerde. Bisiklete atlayınca Karabuba sokağında aldım soluğu. Bir de ne göreyim. Avukat Ayhan Hikmet’in hanımı üst kattaki pencereden “kocamı vurdular” diye bağırıyor ve imdat istiyordu. Sokak kapısı açıktı. Kapının tam karşısında ise dik çıkan merdivenler vardı. Gençliğin de verdiği enerji ile bir solukta merdivenleri çıktım ve yatak odasında Ayhan Hikmet’in kanlar içindeki cesedi ile karşılaştım. Hemen makimeni doğrultarak neredeyse ona yakın fotoğraf çektim. Hala daha bunu nasıl yaptığıma şaşarım. O an kaç resim çektiğimin farkında bile değildim. Ayhan Hikmet’in hanımı hala daha pencere önünde hem ağlıyor, hem de etraftan yardım istiyordu. Benim yapacak birşeyim yoktu. Olan olmuştu bir kere. Ben burada bir gazetecilik görevi yapmıştım... Merdivenleri yine koşa koşa inerken tam sokak kapısının karşısında Kazım Nami komutanı gördüm. İlk sözü bana “ne arıyorsun be Şinasi sen burada” oldu. Ben de, “resim çektim” derken bir de ne göreyim. Sokak kapısının dışında Jandarma Genel Komutanı Niyazi bey, adını sonradan öğrendiğim ve çok güzel Türkçe bilen Gaminara isimli bir Rum polis komutanı ve bir sürü sivil polis. Gaminara komutan Rumca olarak Niyazi beye “kim bu” diye sordu beni gösterek. Niyazi bey de “Doktor Küçük’ün gazetesi Halkın Sesi’nin muhabiri” dedi. Rumca olarak, oraya gelen Rum sivil polislere “tutuklayın kendisini” der demez Niyazi komutan ve Kazım Nami komutan “hayır olmaz bunun ne suçu var” diyerek benim o an tutuklanmamı önlediler. Bu arada Kazım Nami komutan bana “neyle geldin” diye sordu. “Bisikletle” dedim. Elini omuzuma atarak “hemen buralardan bisikletine bin ve kaç be Şinasi” dedi. Ve oradan bisikletime binerek, ertesi gün ve onu takip eden ileriki günlerde başıma neler geleceğini bilmeden ayrıldım... Bu haber 1300 defa okunmuştur.
|
Advert
|
|||||||||||||||||||
|
Tasarım Ve Modül Geliştirme: Ertuğrul Başaran
Altyapy: MyDesign Haber Sistemi |
|||||||||||||||||||||