| |||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||
|
| |||||||||||||||||||||
HABER ARAEN ÇOK OKUNANLARSON YORUMLANANLAR
|
NİCOS SAMPSON KAPIMA DAYANDI- TARİHE IŞIK TUTMAKAyhan Hikmet cinayeti'nin resimlerini sadece Şinasi Başaran çekmişti. Dr. Küçük her nedense resimlerin yayınlanmasına izin vermedi."Biz yayınlamayalım da kim yayınlarsa yayınlasın" diyerek başaran'ı başından savdı. Gece saat 3'te Nikos Sampson Şinasi'nin evine gerldi, resimleri istedi ve aldı. Böylelikle resimleri ilk yayınlayan Samson oldu.. İşte o hikayenin ayrıntıları... Şimdiki gibi digital kameralar nerdeee... Her zaman; zamanlı zamansız, Cumartesi Pazar, gece gündüz demeden, benim çektiğim filimleri temizleyen rahmetli “Foto Sport” İbrahim’in evine gidip kapıyı çaldım. Henüz saatin kaç olduğunu da bilmiyorum. Rahmetli İbrahim kapıyı açar açmaz “çabuk” dedim “yapılacak acil resimler var, derhal dükkanı açman lazım.” Rahmet beni hiç kırmazdı. Pijamalarla birlikte evinin yakındaki dükkanına gittik ve filmi temizleyerek fotoğrafları tab ettik. Parasını da cebimden verdim ve doğru Cumhurbaşkan Muavinliği ikametgahına gittim. Kapılar kapalı, Sadrettin’e seslendim. “Aç kapıyı doktoru görmem lazım” dedim. Sadrettin kapıyı açmaz. “ Hıfzı efendi emir verirse açarım demez mi. “Yahu biz bu kapıya hergün geliyoruz. Bulsana Hıfzı efendiyi” dedim. Neyse Hıfzı efendi geldi, o da nuh diyor peygamber demiyor. “Kapıyı açmam” diyor. “Doktor şimdi yattı rahatsız edilmemesini söyledi” demez mi? Hıfzı efendiye konunun önemini anlatıyorum, “yahu Hıfzı efendi bunları yarın gazetede yayınlamamız lazım. Yayınlamazsak doktor ne der sonra.” Olmuyor, Hıfzı efendi demir parmaklıkları açmamakta ayak diretiyor. Bu arada polis telsizinden Karabuba sokağında Ayhan Hikmet’in vurulduğunu duyuyor ve bana “ bu resimler mi” diyor. Başımı sallıyorum. “Bak” diyor bana, “ben sana doktorun yatak odasını göstereyim ama sen içeri zorla girdin, beni atlattın” diyeceksin sorarsa. “Tamam tamam” deyip giriyorum içeriye. Sanki Doktor Küçük bana ‘nasıl girdin içeriye ‘diye soracaktı bu resimleri gördükten sonra.. Şimdiki Cumhurbaşkanlığı Saray’ına girdiğiniz zaman sağdaki merdivenleri çıktım ve hemen karşıdaki kapıyı çaldım. İçerden doktorun o bildik kısık sesi geldi “kim o.” “Doktor bey benim Şinasi” dedim. Ne kadar beklediğimi hatırlamıyorum, yalnız doktoru ilk defa karşımda iç çamaşırları ile görüyordum. İlk sözü “Ne oldu be Şinasi, sen boşuna gelmezsin” dedi. Olayı anlattım, resimleri verdim. O sırada Yenice sigarasından bir tane yaktı ve Süheyla’nıma bana bir kahve yap dedi. Doktor resimlere bakarken, ben de saate bakma fırsatı bulmuştum. Saat sabahın üçüne yanaşıyordu. “Doktor bey, Hafız’la Buba bekliyorlar bu resimleri yayınlayacak mıyım” diye sordum. “Kim yayınlarsa yayınlasın ama biz yayınlamayalım” dedi. Ben de “efendim benden başka bu resimleri çeken gazeteci yok” dedim. O zaman doktor resimlere bakmaktan başını kaldırdı, yüzüme bakarak “eyi halt ettin şimdi ayıkla pirincin taşını bakalım” demez mi... “Hadi sen buradan doğru eve yatmaya, ben Hafız’la Buba’ya telefon eder söylerim basmayacağımızı resimleri” dedi. “Yarın sabah sabah da bana gel ha” diye tembihleyerek beni yollattı. Çıkarken arkamdan yine seslendi: “Dikkatli ol da seni da Nicos Sampson gibi yakalamasınlar ha.” Vay be dedim doktara, amma da moral verdi bana ha... O zaman, şimdiki Ortaköy Alay Gazinosunun olduğu sokakta bir evde kiracı olarak oturuyorduk. Şimdiki Alay Gazinosunu da o zaman bir Rum çalıştırıyordu. Adı da “Dolphin Kermiya” idi... O sokakta oturduğumuz için bazı akşamlar balık yemeğe giderdik. Birbirimizi tanıyorduk, hatta bana “ne yapar be komşi” derdi gelip geçerken.. Eve gelişim herhalde saat sabah üçü bulmuştu ki eve ayaklarımın ucunda girdiğim halde rahmetli babam geldiğimi duymuş ve “geldiğini duydum ha” dedi. O zamanlar babamızdan bizim ödümüz kopardı. Her neyse. Yatağa sırtımla girdim. Henüz uykuya dalmamıştım ki dışarıdan Rumca bir ses dudum “e başaran e başaran” diye.. Ben sesi tanıdım ama babamdan korkudan yataktan kımıldayamadım bile. Kapıyı babam açtı ve yatak odama gelip “ Nikos Sampson seni ister” demez mi? Ses vermedim uyur gibi yaptım. Bu sefer babam “hadi kalk bakalım gene ne haltlar çeviryorsun bu gazetecilik yüzünden, adam kapıda seni bekliyor korumalarıyla” deyince kalktım ve kapıya çıktım. Hakikaten karşımda Nicos Samson ve adamları. O devirde MAHİ gazetesini yeni çıkarıyordu. Beni görünce “ne yapar be ahbap” dedi. “Sen de resimler var ben de isterim.” Kendisine resimleri doktor Küçük’e verdiğimi söyledim. “Rumca olarak “hade bre “ dedi “negatifler mutlaka sende” deyince. “Yahu Niko ben sana bu negatifleri verirsem başım derde girecek. Ben sonra kime anlatırım derdimi” diyecek oldum. O da bana “bizimkiler kimin vurduğunu zaten biliyorlar sana birşey olmaz, Yorgacis bile konuyu bilir” dedi. Bunun üzerine içeri girip çantadan aldığım negatifleri Niko’ya verdim. “Birgün ben de sana yardım ederim be turko” dedi ve sarılıp beni öptü. Hayretler içinde kaldım. Bu öpücüğün bir manası olması lazımdı. Tabii o akşam bunun ne demek olduğunu kavrayamamıştım. Evden içeri girince babam bu sefer açtı ağzını yumdu gözünü. O zaman babaya karşı mı gelinir. Rahmetli babam benim gazetecilik yapmamı istemezdi. “Açlıktan ağzın kocacak be Şinasi” derdi. Yıl 1962 Nisan’ın 23’de başlayan maceram 24 Nisan’a böyle giriyordu. Ben önümüzdeki günlerde başıma gelecekleri hayal bile edemeden yatıp uyumaya çalıştım. Tabii uyuyabilene aşkolsun... Şimdi çoğunuz, Şinasi Nicos Sampson’u nereden tanıyor diyeceksiniz. Onu da anlatayım. Nicos Sampson’nu ben, Makarios’un , daha doğrusu Rum Orthodoks Kilisesi’nin finanse ettiği ve uzun boylu zayıf bir İngiliz olan Charles Foley’in yöneticiliğini yaptığı “Times of Cyprus” gazetesinden tanıyordum. Bu ahbaplığın ilerlemesine de en büyük katkıyı sağlayan o zamanki Alay Komutanı Albay Turgut Sunalp oldu. Ve ben Eylül 1960 yılından itibaren Nikos’la birbirimize resim vererek, değiş tokuş yaparak ahbap olmuştuk. Ben onun koyu bir Türk düşmanı ve EOKA’cı olduğunu biliyordum. Hatta EOKA’nın en gözde tetikçilerinden olduğunu da biliyordum. Bu ahbaplık, ta Kanlı Noel’e kadar sürdü. Ondan sonra uzun bir kopukluk devremiz oldu, ta ki 1969 yılına kadar. Bir de 17 Temmuz 1974 tarihinde telsizle bir görüşmemiz oldu Cumhurbaşkanı olduğu günlerde... Bu konuya yine döneceğiz. Bu iki görüşmenin de hangi gerekçelerle gerçekleştiğini anlatacağım. Gelelim Ayhan Hikmet’in vurulmasının ertesi sabahına, yani 24 Nisan’a... ATALASA POLİS İSTASYONUNDA İFADE VERİYORUM 24 Nisan sabah saat 6’ya doğru babam “kalk benzin istasyonuna gidiyoruz birlikte” dedi. Uyku uyumadım ki. Yatağın içinde kıvrılıp kalmıştım... Haber, tüm Kıbrıs’ta duyulmuş ve Rum gazetelerinden MAHİ bunu manşetinden vererek, benim çektiğim resimleri de yayınlamıştı... Tabii benim bunlardan daha sonra haberim oldu. Sabah saat 09.00 da eski Köşklü Çiftlik Muhtarı rahmetli Hüseyin Fetin ( o zamanlar ‘CID’, yani sivil polis) geldi ve babama: “Halil dayı Gaminara komutan Şinasi’nin akşamki olaydan dolayı, Atalasa Polis Merkezinde ifadesini almak istiyor. Ben götürüp getireceğim, merak etme” dedi. Bindik mi Hüseyin Fetin’in resmi polis arabasına, doğru Atalasa Polis Merkezi’ne. Merdivenleri çıktık, Hüseyin Fetin biraz bekle dedi ve kapıyı çalıp içeri girdi. Bu arada kalbim tik tak atıyor. Bir resim çekmekle başıma ne işler açtım diye düşünürken, Hüseyin kapı aralığından eliyle gel işareti yaptı. Tam karşımda bir gece önce gördüğüm Gaminara tam karşımda oturuyor. Güler yüzle karşıladı. Kola ikram etti. Ama bu arada da soruları soruyor. “Kimden öğrendin, gittiğin zaman oralarda şüpheli birini gördün mü. İçeriye nasıl girdin. Nasıl oldu da sen polisten önce oradaydın..” gibi bazı sorular. Hepsine de Türkçe cevap verdim. Zaten Gaminara Komutan da Türkçe soruyordu. Bir ara bana Rumca bilip bilemediğimi sordu. Bildiğimi söyledim. “Hadi biraz Rumca konuşalım” dedi. Ayni soruları üç aşağı beş yukarı tekrar sordu; Rumca olarak cevap verdim. Eliyle tamam tamam dedi ve Hüseyin Fetin’e dönerek “bir ifade yaz da imzalasın” dedi. Hüseyin Fetin’le çok iyi bir hukukumuz vardı. Gaminara Komutan’a sordu: “ifadeyi aldıktan ve imzaladıktan sonra serbest bırakayım mı” diye sordu. Gaminara Komutan “yollat gitsin” der gibi başını salladı. Ve arkasından da ekledi “bir de Doktor Küçük’le uğraşmayalım bu kadar işimizin arasında.” Başka bir odaya girdik, Hüseyin çabuk çabuk ifademi aldı, imzalattı ve “git şimdi ve aşağıda arabanın yanında beni bekle, seni geri götüreyim” dedi. Derinden bir oh çekerek aşağıya indim ve arabanın yanına gittim. Aradan bir iki dakika ya geçti ya geçmedi Hüseyin Fetin yukarıdaki pencereden yavaş sesle “çabuk kaç seni tutuklama emri geldi Yorgacis’ten” dedi. Atalasa Polis Merkezinden ana yola çıkıncaya kadar yavaş yavaş yürüdüm ve çıkar çıkmaz da son sürat koşmaya başladım. Eylence köyündeki Tımarhanenin önünden geçerek Mağusa Kapısının Hisar altından ta İnönü meydanına kadar öyle koşarak geldim. Öyle bir terledim ki giydiğim pantalon bile sırılsıklam olmuştu. Artık Türk tarafındaydım. Korkuyu biraz olsun atmıştım üzerimden. İnönü meydanında biraz solukladım ve doğruca Doktor Fazıl Küçük’ün resmi ikametgahına gittim. Şimdiki Cumhurbaşkanlığı Saray’ına yani. Hemen Doktoru görmek istedim. Doktor beni görünce ağzındaki ‘Yenice’ sigarası gülmekten yere düştü. Doktor’un o her zamanki sesiyle bana “nedir be Şinasi bu halin hayalet mi gördün” demez mi? Başıma gelenleri anlatmaya başlayınca “otur otur da anlat bakayım” dedi. Doktor o zaman ciddileşti. Birkaç defa bana olayı anlattırdı. Hemen önündeki telefona sarılarak sekreterine Kazım Nami ve Niyazi Komutanı bağlamalarını söyledi. Çok geçmeden Niyazi Komutan telefondaydı. Doktor olayı kısaca anlattıktan sonra “Kazım’ı da al ve bana gelin hemen” dedi. Arkasından Kazım Nami komutanı bağladılar. Ona da ayni şeyleri tekrarladı. Bana dönüp “ git içeri elini yüzünü yıka da bekle” dedi. Benim için dakikalar geçmek bilmiyordu. Ya tutuklanırsam ne olacak diye düşünmeye başladım. Aklımdan da hep kötü şeyler geçiyordu. Ya yapacakları işkence. Hadi bunlar bir yana diyelim, babamdan duyacaklarım karşısında ne yapacaktım. Bu yaşa kadar da bana bir fiske atmamış olan babamdan eşşek sudan gelinceye kadar bir dayak yersem ne olacak. O, bu mesleği yapmamı hiç istememişti. Ama Doktor’a sevgisinden ses çıkaramıyordu. Hoş yalnız o da değildi. Yıllar sonra yüzüme itiraf etmişti. “Gerçi bu gazeteciliği yapmanı istemiyordum ama ülkenin büyükleri ile birlikte olmandan da gurur duyardım” demişti. Ben küçükken bademciklerim şişmişti. Doktor Küçük her akşam üstü evimize gelerek bana iğne yapıyor ve beni muayene ediyordu. Bu arada Cirgodis diye bir de Rum doktor vardı, o da sabahları geliyordu. Ve ciddi olan bu bademcik hastalığımdan beni tedavi ederek sağlığıma kavuşturan Doktor Küçük’e bu yönden de medyundu babam. Biz babamızdan bu şekilde korktukça meğer o bizimle gurur duyarmış. Nerde şimdiki gençler. Birçoğu babalarının kıymetini dahi bilmiyor. Çünkü bizim elli yıl önce yetiştiğimiz ortam bir başkaydı. Yine sonradan babamdan öğreniyorum. “Senin Nikos Sampson’la ahbaplığını da biliyordum be kerata, ama sesimi çıkarmıyordum.” Yani babam uzaktan uzaktan beni yine de takip ediyormuş... Bu arada o zamanlar kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Meclisinde de meclisi takip eder ve gazeteye haberler yazar ve resimler koyardım. Bu mesleğe meraklı olduğum için bunları yapardım. Açıkcası büyük bir zevk duyardım. Söz Meclisten açılmışken burada bir anımı da sizlerle paylaşmak istiyorum. O gün Mecliste Türk ve Rum milletvekilleri karşılıklı konuşmakta ve adeta kavga edercesine ( edercesine değil de ediyorlardı demek daha doğru olur ) birbirlerine bağırıyorlardı. Simultane tercümeyi de anında yapan bir tek kişi vardı Galip bey. Toplantı dokuz saattir devam ediyordu. Bir ara Meclisin mikrafonları sonuna kadar açıldı ve tercüman Galip beyin arka arkaya Türkçe ve Rumca olarak sert bir şekilde şu anonsu duyuldu. “Beyler dokuz saati aşkın süredir konuşuyorsunuz.. Bakıyorum çoğunuz dışarıya çıkıp karnını da doyuran var, tuvalete giden de. Ben ise üzerime işemek üzereyim.” O kavgalı atmosfer içerisinde meclis kürsüsünde Asbaşkan Dr. Orhan Müderrisoğlu vardı. Her iki taraftan da kahkahalar yükseldi. Ve bunun üzerine Dr. Orhan Müderrisoğlu toplantıya yarım saat ara verdi. Yani tercüman Galip beye ihtiyaç molası verildi sizin anlayacağız. Meclisteki o gergin hava da böylece kaybolmuş oldu. Biz o zamanlar bunları yazmazdık. Galiba biraz daha mı ciddiydik neydik. Şimdi bakıyorum da; haberleri, yazıları hergün yalanlananlar hala daha yalan yazılarını ve haberlerini sıkılmadan yazmaya devam ediyorlar. Bunun adı nasıl gazeteciliktir diye doğrusu merak ediyorum. Dakikalar dakikaları kovaladıkça bende de heyecan başladı. Oturduğum yerde bile buram buram terlemeye başladım. Ansızın oturduğum yerden Kazım Nani Komutanla Niyazi Komutan’nın geldiklerini gördüm... Biraz sonra Doktor Küçük beni de makam odasına aldı. İki komutan da bana “gel otur Şinasi” dediler. Önce Kazım Nami Komutan bana dönerek bir gece önce tam olarak herşeyi anlatmamı istedi. Doktora baktım “anlat anlat “diyerek Yenice’den bir nefes daha çekti. Olayı o gece nasıl öğrendiğimi kimden öğrendiğimi açık açık anlattım. Bu arada içeriye Yüzbaşı Hıfzı Efendi de geldi. Biraz sonra polis memuru Sadrettin de geldi. Mecbur kalmasaydım Sadrettin’in adını vermezdim ama mecbur kaldım. Bu anlattıklarımdan sonra Niyazi Komutan Doktor Fazıl Küçük’e dönerek “Yorgacis Şinasi’yi tutuklatmak istiyor” demez mi? Doktor sinirli bir şekilde: “Bu çocuk böyle şey yapar mı Niyazi, hepiniz tanıyorsunuz onu, söyleyin de vazgeçsin bu işten, yapmasın bunu, ortalığı daha da germenin alemi yok” dedi. Bunun üzerine Kazım Nami Komutan Doktor Fazıl Küçük’e “efendim siz Cumhurbaşkanı Muavinisiniz. Çağırın buraya gelsin, tanışsınlar Şinasi’le ve sizin önünüzde bu işi tatlıya bağlayalım” dedi. Bu fikir Doktor’un aklına yatmış olacak ki, hemen sekreterine Yorgacis’i bağlamasını söyledi ve Niyazi Komutan’a dönerek “ ben sesleneyim ondan sonra sana vereyim telefonu ve sen konuş, anlat kendisine” dedi. Bu arada beni dışarı çıkarttılar ve beklememi söylediler. Aradan uzun bir zaman mı geçti, kısa bir süre mi geçti hatırlamıyorum. Kafam karmakarış. Bir resim çekelim dedik ne hallere düştük! Bulunduğum yerden siyah bir makam arabasının geldiğini gördüm. İçinden daha önce tanıdığım, o zamanlar İçişleri Bakanı olan Polikarpos Yorgacis indi. Zayıf, çelimsiz, yüzü pek gülmeyen bir kişiydi. Doğruca Doktor’un makam odasına girdi. İçeride neler konuştuklarını düşürken beş-on dakika sonra kapı açıldı ve beni de makam odasına aldılar. Ne yalan söyleyim korkuyordum. İçeri girince Yorgacis’e beni ismimle Kazım Nami Komutan takdim etti. Bu arada Yorgacis ayağa kalkarak elini uzattı ve benimle el sıkışarak Rumca “nasılsınız” dedi. Ben de Rumca olarak “gördüğünüz gibi şimdilik iyiyim sayın bakan” dedim. Doktor oturmamı işaret etti başıyla ve oturdum. O anda aklımdan neler geçirdiğimi dahi hatırlıyamıyorum. Bu arada Doktor Türkçe olarak Niyazi Komutan’a bakarak “Niyazi söyle bu çocuğun böyle birşey yapamayacağını kendisine” dedi. Niyazi Komutan Rumca olarak Bakan Yorgacis’e doktorun söylediklerini aktarırken, Yorgacis’in gözleri bendeydi. Rahatsız olmuştum. Daha doğrusu ne olacağını merak ediyordum. Bu arada Doktor Yorgacis’e hitaben Türkçe olarak “Bu çocuğu neden tutuklayacaksınız. Alt tarafı bir resim çekti. Zaten gazete ile resim çektiği ev arasında bisikletle beş dakikalık bile bir mesafe yok. Ben bu çocuğun garantisiyim” derken Kazım Nami Konutan da bunları Rumca’ya tercüme ediyordu. Yorgacis bu arada yüzüme bakarak “hiç eline silah aldın mı” diye sordu. Kendisine “Hayır” dedim. Bu arada hafif bir tebessümle Cumhurbaşkan Muavini Doktor Fazıl Küçük’e dönerek “ben size söz veriyorum, dört gün tutuklayalım. Ortalık sakinlesin. Emin olun ki ne işkence olacak, ne de başka birşey, en iyi şekilde misafir edeceğiz kendisini. Ortalık sakinleşince de serbest bırakacağız.” Bu tercümeyi Niyazi Komutan yapmıştı. Doktor sigarasından bir nefes çekerek “bak sayın bakan ben sana bu fırsatı vermem, eğer sen bunu yapamazsan ben Makarios’la görüşüceğim” dedi. Doktor Fazıl Küçük bunları söylerken sesi sert ve ciddiydi. Bakan Polikarpos Yorgacis bu arada doktor Fazıl Küçük’e “bu cami bombalama ve yakma işini ben çözdüm. Onu size açıklamak isterim ama burada dördümüz arasında kalmasını isterim. İki camiyi de bana karşı olan EOKA’cılar bombaladı ve yaktı; ben bunu kesinlikle tesbit ettim ama Türklerin üzerine atmayı tercih ettiler” demez mi... Polikarpos Yorgacis dördümüz derken, belli ki beni hesaba katmamıştı. Ben de bunu anlayamadım. Daha sonra bunu Doktora sorduğum zaman bana “sen bugün duydukları; ne duydun, ne de gördün. Sakın ağzını açayım deme” demişti. Tam kırk yedi yıl ağzımı açmadım ve yazmadım. Ve o gün bugündür kırk yedi yıl sustum. Ama son günlerde bu olayın temcit pilavı gibi pişirilip pişirilip gündeme getirilmesine dayanamadım. Bırakın Kıbrıs’ta Türkiye Ulusal basınında da yalan yanlış yayınlar yapılmaya başladı. Beş kişi arasında geçen bu konuşmaları benden başka bilen yoktu. Fakat her önüne gelen bir faraziye yürüterek istediği şekilde yazıyor. Ve temcit pilavı gibi de sık sık gündeme getiriyorlardı. Bu arada; o günlerde hayatta olmayan, daha doğmayan, anası babası bile evli olmayan genç gazetecilerin de bu konuda fikir yürütmesi ve Kıbrıs Türk halkını suçlamasına çanak tutmasına, elbette daha fazla sessiz kalamazdım. Ben bu anlatılanları ilk defa duyuyordum. Halbuki o günlerde halk arasında bu iki caminin TMT tarafından yakıldığı dedikoduları dolaşmaktaydı. Bunları direkt Yorgacis’in ağzından duyunca şok olmuştum. Neydi bu olaylar diye bayağı merak etmiştim. Ama kimseye de birşey soramıyordum.O yaşlarda bu olanlara akıl erdiremiyordum. Korkulu gözlerle bu konuşmaları dinliyordum. Bunlar konuşulurken kimse benim orada olduğumun ya farkında değildi, ya da orada bulunmamda bir yarar gördülerdi. Cumhurbaşkan Muavini Doktor Fazıl Küçük ise İçişleri Bakanı Polikarpos Yorgacis’in bu sözleri üzerine sinirlenerek “neden öyleyse bu işi Türklerin üzerine attınız” diye sordu. Yorgacis bunun üzerine “ benim bakan olarak daha fazlasını açıklamaya yetkim yok. Ben de, bizimkilerin bombaladığını, bizim Lagodontis’ten öğrendim, ama kimse bu konuda konuşmak istemiyor. Benim poziyonumu da takdir edersiniz sayın Cumhurbaşkan Muavini” dedi. Doktor Fazıl Küçük “peki biz bu cumhuriyeti neden kurduk böyle şeyler olacaksa.. Yıllarca mücadele verdik ve birlikte yürüteceğimiz bir devlet kurduk, boşuna mı yaptık bunları” derken Doktor’un sesi sert ve sinirliydi. Yogacis “bunlar beni aşar” demez mi? Ben daha da şaşırdım. Henüz 19-20 yaşında genç bir gazeteci olarak neler duymaktaydım. Doktor bu cevap üzerine “öyleyse ne yapmamız lazım sayın bakan” dedi. Yorgacis iki elini yana açarak ‘ne bileyim’ der gibi bir hareket yaptı. Doktor Fazıl Küçük bunun üzerine “bu iki avukatın senin adamın olduğu söylenmektedir. Hatta onlara gazetelerini çıkarmak için maddi yardımda da bulunuyordunuz. Bu konuda ne diyeceksiniz” dedi. Niyazi Komutan bunları tercüme edince Yorgacis “biliyorsunuz Makarios’a bu anlatlaşma imzası İngiltere tarafından zorla imzalatıldı. Bunu bilmeyen yok. Siz de oradaydınız sayın Cumhurbaşkan Muavini ve konuyu benden daha iyi biliyorsunuz.. Gelelim iki avukatın vurulması olayına.. Bu iki avukatın sık sık beni ziyaret ettikleri doğrudur. Hatta gazetelerini çıkarmaları için kendilerini her bakımdan destekliyordum. Ama bana karşı olan EOKA’cılar ise bunu hazmedemiyorlardı. Lagodontis’i bunları korumaları için görevlendirdim. Çünkü bana karşı olanlardan aldığım bir bilgiye göre bu iki avukatı vuracaklarını öğrenmiştim. Sakın yapmayın diye haber yolladım. Eğer böyle birşey yaparlarsa beni de zor durumda bırakacaklarını söyledim. Aradan bir hafta geçmeden bu vurulma olayı gerçekleşti” demez mi.. Ben afallamıştım. Yorgacis’in bizzat kendi ağzından bunları duymam karşısında adeta şok olmuştum. Çünkü dünden beri Kıbrıs Türk halkı arasındaki fısıltı gazetesi bu cinayetleri TMT’nin işlediği söylenmekteydi. Demek durum hiç de öyle değilmiş. Bunları duymak ve yazamamak bir gazeteci için ne kadar zordur bilemezsiniz. Ama ben ne yazabildim ne de birine söyleyebildim. Bu konuyu yıllarca içimde sakladım. Bu arada Doktor Yorgacis’e dönerek “herşeyi açıkca bildiğin halde yine bu çocuğu tutuklatacak mısın” diye sordu. Yorgacis “polisten önce oraya giden bu, resim çeken de bu.. Kanunlarımız gereği bunu yapmak zorundayım” demez mi. Adam ille de beni tutuklatacak, kafasına koymuş bir kere. Bunun üzerine Doktor “o zaman sizden bir ricam olacak. Bu tutuklama işini iki gün sonraya bırakın, hiç olmazsa bu çocuğun morali de biraz düzelir ve o zaman tutuklarsınız” deyince, “tamam” dedim “doktor da bizi gözden çıkardı galiba..” Bu arada Niyazi Komutan da, Kazım Nami Komutan da “biz de bu konuda söz veririz” dediler. Yorgacis Rumca olarak “endaksi” yani “tamam” diyerek iki günlük süreyi kabul etti. Vay be.. Benim önümde pazarlıklar yapılıyor.. Bu arada Doktor ayağa kalktı.. Doktor ayağa kalkınca Yorgacis’te ayağa kalktı. Konuşmaları hep saygılıydı Doktor Fazıl Küçük’e karşı.. İki Komutan da kaltı.. Belli ki görüşme sona ermişti. Yorgacis Doktor’la el sıkıştı, bu arada benim yanıma gelerek elimi sıktı, eliyle sırtımı sıvazladı ve “sakın üzülme seni üzmemeye gayret edeceğiz, bu bir prosedürdür, iki gün sonra görüşürüz” demez mi? Adam kafasına taktı ve beni ille de tutuklatacak. Onlar odadan çıkarken, ben de arkalarından kapıya yöneldiğim sırada Doktor’un sesini duydum “sen kal Şinasi.” ‘Kalalım bakalım Doktor’um’ dedim içimden. Başa gelen çekilir. Gazetecilik yapıp atlatma haber yapacaksın ha, al sana belayı... Bu arada Doktor dışarı çıktı... En az on-onbeş dakika sonra geldi. Benim için o on –onbeş dakika sanki de saatler geçmiş gibi oldu. Aklıma ne geldiyse düşündüm. İki gün sonra tutuklanacağım ve bakalım ne işkenceler göreceğim. Bunları o yaşta düşündükçe tir tir titriyordum. Bir kere Rumların eline geçersem yapılacak işkenceleri düşünmeye başladım. Hatta kendi kendime kızmaya bile başladım. Ne işin vardı da gittin fotoğraf çektin diye... Doktor geçti, makamına oturdu. Biraz sonra içeri birileri girdi bir kağıt getirdi, Doktor imzaladı ve “bir zarfa koyun ve getirin” dedi. Zarf da geldi. Hala daha Doktor benimle tek kelime konuşmadı. Biraz sonra önündeki zile bastı, içeri giren odacıya “bana bir kahve” dedi, sonra bana döndü “sen ne içersin be Şinasi” dedi. Ben de “kahve “ dedim ister istemez. Kahveler geldikten sonra Doktor damdan düşer gibi “pasaportun var mı be Şinasi” dedi. “Var efendim” dedim. Oda yine sessizliğe büründü.. Biraz sonra içeriye biri girdi ve elindeki zarfı Doktor’a uzattı. Doktor başıyla tamam dedi. Zarfı açtı ve içindekini bana uzattı. Ben bu ne diye bakarken başladı konuşmaya “Bunlar yarın kalkacak olan THY biletidir. Şimdi araba ile seni eve yollayacağım. Bavulunu hazırla. İstanbul’daki Hürriyet gazetesine kursa gidiyorsun. Kalacak yerin var mı” diye sordu. “Var efendim anneannem İstanbul’da Sultanahmet’te kalıyorlar” dedim. “Çok güzel, Hürriyet de zaten Cağaoğlu’da, ben Necati ile konuştum, bu mektubu da ona götüreceksin, sana öğle yemeği verecekler yalnız, maaş yok.” Necati dediği de o zamanlar Hürriyet gazetesinin Yazı İşleri Müdürü olan Necati Zincirkıran’dı. Ben de kendisini çok iyi tanıyordum. Hatta o günlerde Hürriyet gazetesinin de Kıbrıs muhabirliğini yapıyordum. Yine o zamanlar Genel Yayın Yönetmenliği yoktu gazetelerde, Yazı İşleri Müdürleri ve yardımcıları vardı. Bu arada önündeki çekmecelerden birini açtı ve içinden çıkardığı bir miktar Türk Lirasını bana verdi. Ve ekledi: “Ben bu Yorgacis’e inanmıyorum. Seni mutlaka tutuklatacak. Yarın THY uçağı ile İstanbul’a gideceksin. İşler düzelince sana haber vereceğiz ve geleceksin.” Doktor dediğini yaptı ve emrindeki eskort polis arabasıyla beni eve gönderdi. Ben bavulu hazırlamaya başladım. Rahmetli anacığım iki gözü iki çeşme ağlıyor. Bu arada babama telefon etti eve gel diye. Babam eve geldi durumu ona da anlattım. Annem en sevdiğim yemeği yapmıştı molehiya. Onu bile yiyemedim. Sanki karnım tok gibiydi. Babamın yüzündeki ifade ile beni bir dövmediği kalmıştı. Ama fazla da bir tepki vermedi. Onun da bir yerlerde biraz Türk Lirası vardı, çıkarıp verdi. ‘Aklınla ha, orada da fazla atılıp kapılma’ dedi. Konuyu annem, babam, Doktor ve ben biliyorduk. Kardeşlerimin, akrabalarımızın hiçbirinin haber yoktu Ertesi sabah, yani 25 Nisan günü sabah sabah Cumhurbaşkan Muavinliği’ne gittim. Doktor Fazıl Küçük içerdeydi. Yanına girdim. Karşılıklı kahve içtik. Bana “Neyse şimdilik buralardan uzaklaş , nasıl olsa bu işler düzelecek o zaman gelirsin, Bu arada gazeteciliği de daha iyi öğrenirsin” dedi. Bir ara Doktor’un muzipliği tuttu “korktun mu be Şinasi” dedi. “Ne korkması efendim kaç gecedir gözüme uyku bile girmiyor. Babamı da bilirsin.” Doktor: “Bilirim gittim ben onunla konuştum, onu sakinleştirdim, merak etmemesini söyledim. Bilirsin beni kırmaz, sesini çıkarmadı” dedi. Geçmiş gündür tam olarak hatırlamıyorum, ama yanılmıyorsam THY öğleden sonra uçuyordu. Doktor’un eskortlarından bir araba ile hava alnına gittim. Yanımızda arabayı kullanandan başka, bir de Türk sivil polis vardı. Pasaportumu o aldı ve muamelesini o yaptırdı. Bağajım dahi gümrükten geçmedi. O zamanlar böyle sıkı kontroller de yoktu. Ve uçağa binen en son kişi ben oldum. Uçağa girdiğim zaman Kaptan pilot beni karşıladı ve kokpitte yanlarında uçacağımı söyledi. İki pilot arasında tabure gibi birşey vardı oraya oturdum. Uçak kapılarını kapattı ve pistte yol almaya başladı. Ben de bu arada, öyle bir heyecan vardı ki anlatamam. Ya Rum, uçağı geri çağırırsa, ya uçurmazsa diye. Bu arada ben bunları düşünürken THY uçağı adeta süzülerek Lefkoşa Havaalanından havalanıyordu. Denizi gördüğümüz zaman pilot bana dönerek: “Hadi gözümüz aydın, bundan sonra Türk hava sahasındayız” demez mi? Yahu demeki pilot da bu konuyu biliyordu. Demek ki Doktor Fazıl Küçük tedbirini tam olarak almıştı. Tahminen bir buçuk saat sonra Yeşilköy Havalimanındaydım. Koskoca İstanbul’da tek başıma mücadele verecektim bir fotoğraf yüzünden. Bu arada, bu cinayetlerle ilgili dosyalar rafa kaldırıldığı için aradan dört veya altı ay geçtikten sonra Vapur yolculuğu ile Limasol üzerinden Kıbrıs’a geldim. Hatta o vapur yolculuğunda eski Ulaştırma Bakanı Erol Kazım ve Türkiye’nin tanınmış gazetecilerinden Ömer Sami Çoşar da vardı. Tüm bu olayları da toparlayabilirsem, şimdiye kadar hiç bilinmemiş, birçok gizli kalmış olayları da sizlere anlatmaya çalışacağım. Bu arada Nikos Sampson’la tanışmamız, Yorgacis’in bana yaptığı iyilik ve Hürriyet’teki maceralarımı da ileride yazmaya devam edeceğim Allah sağlık verirse tabii.. *** Avukat Ayhan Hikmet ve Avukat Muzaffer Gürkan’ın vurulmaları olayını bu şartlar altında yaşadım ve en yetkili kişi olan o zamanki İçişleri Bakanı Yorgacis tarafından öğrendim.. Yukarıda yazdıklarım tamamen gerçektir. Zaman zaman bazı gazetelerimizin ve köşe yazarlarının yazdıkları hep hayali olaylardır. Hiç kimsenin elinde bir belge yoktur. Ben size, ister inanın, ister inanmayın tamamen yaşadığım gerçekleri yazdım. Hele Yorgacis’in anlattıkları, hala kulaklarımdadır. Bu kötü ve akıl almaz cinayet ile Bayraktar ve Ömerge Camiinin yakılması ve bombalanması konusunda, bilhassa Yorgacis’in anlattıkları cidden büyük olaydı. Tabii yine o günlerde Doktor Küçük’ün bana “bu konuda hiç ağzını açma ve konuşma” demesi de hala kulaklarımdadır. Bu nedenle, bu konularda TMT’nin herhangi bir dahli dahi olmadığı Yorgacis’in konuşmalarından ve imalarından açıkca anlaşılmaktadır. Hemen şunu da ilave etmek istiyorum ki hiçbir zaman TMT’de çalışmadım. Yalnız gazetecilik görevimi yerine getirdim. Belki bazı çevreler bunca yıl bunları neden yazmadığımı söyleyerek bana saldırabilirler. Neden bunca yıl sonra, diyerek yorumlar yapabilirler. Ben şimdi yazmaya karar verdim ve daha buna benzer birçok olaylara şahit oldum ve bu olayların içinde bir gazeteci olarak da yaşadım. Ama önümüzdeki günlerde, sağlığım elverirse, yazacağım diğer yaşadığım olaylarda da, Kıbrıs Türk tarihinde birçok yanlış bilinen olaya ışık tutacağıma inanıyorum. Ve bu olaylar tamamen içinde birebir yaşadığım olaylardır. Ne kulaktan dolmadır ve ne de başkalarının anlattığı efsanevi olaylardır. BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU Bu haber 1407 defa okunmuştur.
|
Advert
|
|||||||||||||||||||
|
Tasarım Ve Modül Geliştirme: Ertuğrul Başaran
Altyapy: MyDesign Haber Sistemi |
|||||||||||||||||||||